1980-g2

NÜKLEER TEHLİKE
İddia ediyorum, nükleer ölüm diye bir şeyin gayet mümkün olduğunu böyle suratına “şrraaak” diye yediği tokatla ilk fark eden ve iliklerine kadar yaşayan kuşaktık biz. O güne kadar hep “The Day After”, “Threads”, “War Games” gibi SSCB – ABD arasında çıkacak bir nükleer savaş ve dünyayı sürükleyeceği felaketle ilgili filmler seyretmiştik ama sonra… 29 Nisan 1986’da ve o zamanın ketum devleti SSCB’den değil Kuzey Avrupa ülkelerinden aldık haberi: Radyasyon seviyesindeki anormal artıştan söz ediyorlardı ve hepsi birden gözünü Ukrayna-Kiev’deki Çernobil’e dikmişti. Çok korkmuştuk. Efelenme şimdi bana; sadece dört gün içinde Türkiye’nin Karadeniz kıyılarındaki radyasyon miktarı normalin yedi katına çıktıysa korkarsın tabii… İstanbul’a yağmur yağıyordu ama bulutlar Karadeniz’den yüklendikleri radyasyonu da getiriyordu. Sonrası yaşanan ama hasıraltı edilen yığınla gerçek işte. Karıştırma, Bekerel’ine yetişemezsin.
1980’ler Afrika’daki açlığa isyan eden Bob Geldof’un o mükemmel ötesi Live Aid konserini düzenleyip 1,2 milyon sterlin bağış toplamasıydı. Açılan sınır kapısıyla birlikte Türkiye’ye göçen Bulgaristan Türkleri idi… Naim Süleymanoğlu ve kırılamayan rekorlarıydı. Yanan Şan Sineması, dünyaya “radyasyonlu” diye satamadığın sebzen, meyven, çayın ve fındığındı. Avrupa Birliği yoktu. Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) vardı. Aynı yıllarda ilk AIDS hastamızla tanıştık, TRT’nin ikinci kanalı da deneme yayınlarına başladı sonra. Renkli yayına 1984’te geçilmişti. TRT logosunu elipsoid bir hare çevreliyorsa anlamı “Bu yayın renkli” demekti. Kitaplar yasaklanırdı, dergiler toplatılırdı. “Yasak sözcükler listesi” bile vardı, sen ne diyorsun!
1980’ler o yıllarda tüm dünyanın “da” (evet) ve “nazdrovya” (şerefe) hariç iki Rusça kelimeyi, Perestroyka (Yeniden yapılanma) ve Glasnost’u (Açıklık) öğrendiği yıllardı. Başının üzerinde leke olan bir Rus’u, Gorbaçov’u çok ama çok konuştuğu yıllardı. 9 Kasım 1989’da yıkılan Berlin Duvarı’ydı. Uzaya çıkacakken canlı yayında milyonlarca insanın gözleri önünde patlayan Challenger’dı. Bir yığın doğal afetti, mesela Kolombiya’daki Nevada Del Ruiz yanardağının patlaması ve kurbanlarından küçük Omayra Sanchez’in akıllara kazınmasıydı. Hindistan- Bhopal’deki Union Carbide’da “yanlışlıkla” dışarı atılan 40 ton metil isosiyonat gazı ve ilk anda öldürdüğü üç bin Hintli garibandı ki toplamda 18 bin kişinin daha ölümüne, 150 bin kişinin de gazdan dolaylı olarak etkilenmesine sebep olacaktı bu yanlışlık. Kazadan 30 yıl sonra bile Bhopal’in toprağında normalin 6 milyon katı toksik madde varsa “yanlışlıkla” olmuştur!
1980’lerde biz elindeki sihirli değneği herkesten gizleyen ve bir şeyleri değiştirmenin eşiğinde yaşayan gençlerdik. Bizi kimse tanımıyordu ve adımız bile bu tanınmamayı tanımlayacak şekilde “X Kuşağı” idi. Bildiğimiz tek bir şey vardı: Dünyayı öyle bizden öncekilerin bildiği gibi bir yer olmaktan kurtaracaktık çünkü kendimize güveniyorduk! Bizden biraz büyüklerin bize güldüğünü, bizden biraz küçüklerin bizi sorguladığını anlamamız şöyle bir 10 yılımızı alacaktı ama olsun. “Siz büyüdünüz ve kirlendi mi dünya?” diye bir soru geçiyor aklından, biliyorum ama sorma! Çünkü herkesin adı “gençlik” olan bu illüzyonu yaşama hakkı var; sen dâhil!

 

 

1 2 3 4