Doğanın İstila Ettiği Bir Hafıza: “İçimizde Büyüyen Orman”
Şehir hayatının steril betonları arasında yürürken, bazen göğüs kafesimizin altında bir sarmaşığın dolandığını, zihnimizin kuytu köşelerinde yabani bir otun yeşerdiğini hissederiz. İşte İlayda Babacan’ın küratöryel vizyonuyla kurgulanan “İçimizde Büyüyen Orman”, bu hissi bir metafor olmaktan çıkarıp somut bir sanat deneyimine dönüştürüyor. Casa Foscolo Hotel’in tarihi dokusuyla birleşen sergi; bedeni, doğayı ve “kutsal” olanı iç içe geçmiş bir ekosistem olarak ele alıyor.
Üç Sanatçı, Tek Bir Ekosistem
Sergi, üç farklı disiplinden gelen sanatçının üretimlerini, ormanın farklı katmanları gibi bir araya getiriyor:
Atilla Galip Pınar’ın İçsel Manzaraları: Pınar, doğayı dışarıda bakılan bir “manzara” olmaktan çıkarıp insanın varoluşsal aynasına dönüştürüyor. Onun tuvallerinde renk ve form, sanki insan ruhunun toprağından fışkıran birer bitki gibi yükseliyor. Resimlere baktığınızda gördüğünüz şey sadece bir ağaç değil, bir duygunun anatomisi.
Caner Şengünalp ve Kutsalın Parçalanışı: Şengünalp’in heykelleri, serginin en çarpıcı sorularından birini soruyor: Kutsal olan artık nerede? Sanatçıya göre kutsal, gökyüzünden inen bir ışık değil; parçalanarak yeryüzüne, hayvan figürlerine ve bedenlere dağılan bir enerji. Bu heykellerdeki akışkanlık ve erime, modern dünyada kutsalın nasıl sadece “estetik bir kabuğa” dönüştüğünü eleştiriyor.
Damla Özdemir’in Dönüşüm Laboratuvarı: Üç boyutlu kolajlarıyla tanınan Özdemir, metal telleri ve yaprakları kullanarak yaşamın zıt kutuplarını (ilkbaharın tazeliği ve sonbaharın melankolisi) aynı düzlemde buluşturuyor. İtaat ve itaatsizlik kavramlarını doğanın kaçınılmaz döngüsüyle birleştiren sanatçı, büyümenin bazen de “çözülmek” olduğunu fısıldıyor.
Casa Foscolo’nun Tarihi Eşliğinde Bir Keşif
Serginin mekanı olan Casa Foscolo Hotel, neo-klasik mimarisiyle bu modern anlatıya zamansız bir fon sağlıyor. Sergideki eserler, otelin tarihi odalarında ve koridorlarında yankılanırken, izleyiciyi şu can alıcı soruyla baş başa bırakıyor: Kök salan bu içsel doğa, sığındığımız bir liman mı yoksa kaçtığımız bir gerçekle yüzleşme alanı mı?
