Prömiyerini Venedik Film Festivali’nde yapan Ana Yurdu, Senem Tüzen’in ilk uzun metrajı. Romanını bitirmek için anneannesinin köy evine yerleşen Nesrin, annesinin ani ziyaretiyle kaçmaya çalıştığı her şeyle kendini aynı odaya hapsolmuş buluyor. Bu gerçekçi anne-kız hikâyesi, aile kurumu üzerinden Türk toplumunun kişisel sınırlarla ilişkisini sorguluyor. Esra Bezen Bilgin ve Nihal Koldaş’ın olağanüstü performanslarının yanı sıra Ana Yurdu, son zamanlarda izleme fırsatı bulduğumuz en güzel yalnızlık hikâyesi

 

 

Daha önce birçok başarılı kısa film çektiniz. Ana Yurdu ilk uzun metrajınız. Size bu hikâyeyi uzun metraj formatında anlatmaya iten neydi? Bu geçiş yaratım sürecinizi nasıl etkiledi?

Bir hikâye içime doğduğu zaman ya da beni ilk etkilediğinde “genelde” kısa ya da uzun olması gerektiğini bilirim. Yıllar boyu, özellikle maddi boyutlarından korkup henüz hazır hissetmediğimi düşünerek biriktirdiğim çok uzun hikâyem oldu. Bunlardan zamana dayananları; beni bencil bir bilinçaltı boşalımı ya da entelektüel bir zekâ gösterisi olmadığına, ortak bir duygu durumu ve insana dair temel bir olguyu ifade ettiğine ikna eden hikâyeleri geliştiriyorum. Ana Yurdu da bunlardan biri. Bu durumu geçiş diye okumamalı. Belki siz bunu kastetmediniz ama kısa filmi, uzun filme basamak olarak görme gibi bir adet var. Nasıl ki öykücüler artık kendilerini öykücü olarak kabul ettirmişlerse, hepsinden roman yazarı olmaları beklenmiyorsa, kısa filmcileri de bu şekilde, her iki dalda gezinenleri ayrı, uzun metraj çalışmayı sevenleri bir başka kabul etmek; birini diğerine geçiş basamağı olarak görmemek sinemanın gelişimi açısından daha verimli bir bakış açısı.

 

İstanbul Film Festivali’nde “Köprüde Buluşmalar” kapsamında bir destek ödülünün sahibi oldunuz. Biraz bu süreçten ve getirilerinden bahsedebilir misiniz?

İstanbul Film Festivali Köprüde Buluşmalar’a dâhil olduğumuzda, Ana Yurdu hâlihazırda senaryo desteği almış ve yapım desteğine başvurmuştu. Ancak ne içerde ne dışarda pek bilinmiyordu. Öncelikle “Köprüde Buluşmalar” bu görünürlüğü sağladı. Sonra bu kapsamda, Kültür Bakanlığı’nın sponsorluğunda verilen geliştirme ödülü ve Melodika sponsorluğunda verilen hizmet desteği ödüllerini aldı. Her ikisi de filmi gerçekleştirmemizde önemli rol oynadı. Hazır konu açılmışken, film henüz fikir aşamasındayken destek olup Ana Yurdu’nun gerçekleşmesinde pay sahibi olan tüm kişi ve kurumlara teşekkür ederim.

 

Ana Yurdu’nda beyazperdedeki en gerçekçi anne – kız tasvirlerinden birini izliyoruz. Hikâyenin ne kadarı otobiyografik? İlham kaynaklarınız nelerdi?

Ana Yurdu bir otoportre. İlham kaynağım öncelikle ben ve annem sonra bugüne kadar gözlemlediğim anneler, kızlar ve evlatlar. Bu, başımdan geçen olayları anlattığım anlamına gelmiyor. Özgür ve kendiyle barışık bir insan olmaya çalışıp bunu bir türlü başaramadığımızı hissederken, içimize bütün ciddiyetimizle dönüp baktığımızda ilk karşımıza çıkan bize en yakın olanlar, örneğin annelerimiz. Neden? Ben bu nedenin peşine düştüm. Mutsuzluğumuzun faturasını, kendileri de dikkatlice örülmüş bu örümcek ağına yapışmış ve mahsur kalmış, kurban olan annelerimize kesebilir miyiz ya da kendisi bulunmadığında bile gölgesi hep üzerimize düşen erkekleri suçlayarak konuyu kapatabilir miyiz? İktidar nasıl oluyor da iki kişi arasındaki mahreme bu kadar organik bir şekilde sızmayı başarıyor? Bir anne-kız ilişkisini aynı anda bu kadar sevgi dolu ve ızdıraplı yapan nedir?

 

Filmin çokça üstünde durduğu meselelerden biri gerek annenin gerek komşuların Nesrin’in tüm hayatına dâhil olmaları ve sınır bilmemeleri. Nesrin bu durumdan rahatsız olmasına rağmen neden dönmüyor? Onu köyde kalmaya iten asıl sebep ne?

Aslında bütün film bu soru üzerine kurulu. Nesrin neden dönmüyor? Neden annesiyle olan ilişkilerini sağlıklı bir mesafeye oturtmayı başaramıyor? Ve neden sonunda başka şekilde değil de böyle tepki veriyor? Nesrin’i pek tanımıyoruz ama şehirde de pek mutlu olmadığını hissediyoruz. Belki artık kaçacak yeri kalmamıştır Nesrin’in. Belki çok sevgi dolu bir çocuktur. Belki onu annesine bağlayan bir zincir gibi sırtında taşıdığı o göbek bağını hiç bir zaman kesemeyeceğini bilmektedir. Belki kesse bile sonsuza kadar içinde yaşamaya, onu iyi ve kötü, doğru ve yanlış diyerek yargılamaya devam eden o sesten kurtulamayacağını anlamıştır. Film aracılığıyla, izleyenlerin yüzleşmeye kaçındığı kendi soru ve cevaplarını üretmesini arzuluyorum.

 

Festival sürecinden biraz bahsedebilir misiniz? Film yurt dışında nasıl tepkiler aldı?

Aslında festival sürecinde bayağı yol aldık. Film, dünya prömiyerini Venedik Film Festivali’nde, Eleştirmenler Haftası’nda yaptı. Başta Asya Pasifik Film Ödülleri olmak üzere, Tiflis’te, Varşova’da pek çok ödüller aldı, seyircisiyle buluştu. Genelde çok olumlu tepkiler aldık. Yurt dışında şimdiye kadar gözlemlediğim üç farklı tepki biçimi oldu. İlki, bu durumu hemen İslam ülkesinde kadın olmanın imkânsızlığı gibi biraz ezber kokan, biraz “batılı” bulduğum fazlaca bir özgüven ile okuma, filmdeki karakterlere hafifçe yukarıdan bakma. Öyle zamanlar oluyor ki, ülke içinde eleştirdiğiniz bir duruma karşı orada tam tersi bir pozisyon almış buluyorsunuz kendinizi. İkincisi, yakın ilişkiler, aile kurumu ve en yakınımıza vazgeçilmezliğimizi dayatarak kurduğumuz hapishaneler üzerinden filmi paylaşma ve hissetme durumu. Bunu yakaladığımız anlar çok güzel. Üçüncüsü ise hâlâ ne olduğunu tam olarak isimlendiremediğim garip bir hal. Beni çok etkiliyor. Bazı kadınlar, filmden sonra iyice yanıma yaklaşıp fısıldar gibi “teşekkür ederim” diyor ve bir sırrı paylaşıyormuşuz gibi manidar manidar bakıyor. Ana Yurdu, Türkiye’deki belli başlı film festivallerinde de gösterildi, ödüller aldı ama kısıtlı sayıda gösterim gerçekleştiği için seyircisiyle buluşmuş saymıyorum. Şimdi yurt içindeki sinemalarda seyirciyle yaşayacağımız karşılaşmaları bekliyorum.