“Tepenin Ardı”yla çok ses getiren Emin Alper’in heyecanla beklediğimiz ikinci filmi “Abluka”, Venedik Film Festivali’nde yaptığı dünya prömiyerinin ardından kasım ayında vizyonda. 90’lar Türkiye’sinin distopik bir versiyonunu anlatan Alper, filmde işlenen konuların gün geçtikçe gerçek hale gelmesini çok acı bulduğunu belirtiyor.

 

abluka-g

Öncelikle filmin fikir sürecinden biraz bahsedebilir misiniz? Ne zaman ve nasıl başladı? Fikrin çıkış noktası neydi?
Hikâyenin ilk nüveleri 2000’li yılların başında şekillenmeye başladı. Ahmet’in ve Kadir’in hikâyeleri olarak bir süre ayrı ayrı gelişti. Bunlar daha sonra kendiliğinden birleşti. 1990’lı yılların ikinci yarısında, üniversite yıllarında yaşadığım politik deneyimler ve Boğaziçi Üniversitesi’nin karşısındaki gecekondu mahallesi olan Rumeli Hisarüstü’nde yaşadığım yılların etkisiyle oluştu sanırım bu hikâyeler.

Son günlerde yaşanan olaylar, filmdeki distopik dünyaya bizi bir adım daha yaklaştırdı. Hatta abluka kelimesi, artık günlük hayatımızda sıkça kullanılan bir terim haline geldi. Bu konuyla ilgili ne düşünüyorsunuz?
Söylediğim gibi aslında filmin ilham kaynağı 90’lı yıllardı. Her ne kadar 2000’li yıllarda da zaman zaman o eski karanlık günleri hatırlatacak şeyler yaşasak da bir bütün olarak o yıllara dönme hissini çok paylaşmadık. Ne acıdır ki, filmimiz vizyona girerken birden kendi kendine güncelleşti ve ülkece 90’lar karanlığını çok yakından hisseder olduk. 90’ları hareket noktası alan bir filmin aniden bugünü anlatmaya başlaması, hâlâ aynı sorunlar etrafında debelenip durduğumuzu göstermesi açısından çok acı.

“Abluka”nın “Tepenin Ardı”na göre daha kişisel bir film olduğunu söyleyebilir miyiz? Öyleyse filmin sizin için kişisel yönlerinden biraz bahsedebilir misiniz?
Kişisel hikâyeleri anlatması anlamında daha kişisel olduğunu söyleyebilirim bu filmin. Ama “Tepenin Ardı”na kıyasla kişisel mazimden daha çok iz taşıdığını söyleyemem. Tabii iki insanın ruh halini yansıtmak için onlara daha çok yaklaştıkça, kişisel dünyamdan daha çok şey katmış olabilirim filme. Ancak bu filmde kişisel bir şey varsa o da, bu memleketin yakın tarihinde pek çok kişinin yaşamış olduğu bunalma ve cinnet hali. Bu duyguyu vermeye çalışırken kişiselleşmiş olabilirim.

İki filminizde de erkek odaklı hikâyeler anlatıyorsunuz. Kadın odaklı bir hikâye çekmeyi düşünüyor musunuz?
Elimde böyle bir hikâyenin tretmanı var. Önümüzdeki günlerde onunla daha yakından ilgilenmeyi düşünüyorum. Ana karakterlerinin neredeyse tamamı kadın. Ancak elimde başka hikâye taslakları da var. Hangisinin üzerinde çalışmaya başlayacağıma daha karar veremedim.

“Abluka”daki tek kadın karakter olan Meral’in hikâyedeki etkisi ve yerini anlatabilir misiniz?
Benim için filmdeki asli karakterler Ahmet ve Kadir. Dünyayı ve bütün karakterleri onların gözünden görüyoruz. Dolayısıyla diğer karakterler daha çok Ahmet ve Kadir’in dünyasında bıraktığı izlerle takip ettiğimiz yan karakterler. Meral, Kadir için çok önemli bir figür. Onun dünyasını karıştıran, alt üst eden, fikirlerinin masumiyetini bozan bir cazibe merkezi. Çok özlediği kardeşi Ahmet’i kıskanmasına yol açan, Ali’den utanarak kendi namus anlayışıyla yer yer mücadele etmesine neden olan kişi. Ama daha önemlisi terörist olduğu için nefret mi etmesi yoksa duygusal zaafları nedeniyle yardım mı etmesi gerektiğini bilemediği birisi. Kadir’in 20 yıllık yalnızlığından sonra insani zaaflarını ortaya çıkaran ve onu kendi hisleriyle görevleri arasında (ağabey ve muhbir olarak görevleri) bırakan ve en sonunda belki de tam da onu karşı karşıya bıraktığı bu durum nedeniyle Kadir’in nefret hislerini üzerinde toplayan bir karakter.

Filmin kurgusu, ikinci yarıdan itibaren net bir değişim gösteriyor. Bu riski alma sebebiniz neydi?
Aslında filmin kurgusu ilk yarıda da benzer bir yapı içerisinde şekilleniyor. Kadir ve Ahmet’in birlikte olduğu anlar dışında, kurgu eş zamanlı ve paralel işlemiyor. Önce Kadir daha sonra Ahmet’in hikâyeleri geriye dönülerek anlatılıyor. Ancak tabii ikinci yarıda bu anlatım çok daha belirginleşiyor ve giderek radikalleşiyor. Bu anlatım karakterlerin paranoyak dünyasını çok daha yakından ve etkileyici bir biçimde seyirciye taşıyor. Olan biteni sadece karakterlerin dünyasından gördüğünüz için önce uzun bir süre tam olarak neler olduğunu anlamıyorsunuz. Daha sonra öbür karakterin gözünden olayları takip ediyorsunuz ama onun gözü de son derece yanıltıcı. Böyle bir kurgu seyircinin karakterlerin dünyasını çok daha yakından paylaşmasına neden oluyor.

Sinemanızı ve anlatım tarzınızı etkileyen yönetmenler kimler?
Çok fazla isim var ama özellikle bu film üzerinde çalışırken erken dönem Polanski etkisini çok üzerimde hissettim. Edebiyat da sinema kadar etkilendiğim bir alan. Dostoyevski, Kafka, Joseph Conrad ve daha nicelerinin etkisi var anlattıklarımda.

Türk ve yabancı seyircinin “Abluka”ya tepkileri ne yönlerde farklılık gösterdi?
Film henüz vizyona girmediği için Türk seyircisinin tepkisini daha tam anlamıyla ölçemedim. Ancak festival gösterimlerinden anladığım bir şey var: Yabancı seyirci filmi beklediğimden daha karmaşık buldu. Bir bölümü çok sevse de diğer bir bölüm filmin özellikle ikinci yarısında kaybolduklarını ifade etti. Kültürel kodlara yakınlık, anlatılan siyasi atmosferin tanıdıklığı gibi faktörler Türkiyeli seyirciyi filme daha yakın kılsa da tam olarak farkın bundan kaynaklanıp kaynaklanmadığından emin değilim. Bunun daha çok filme verilen emekle ilgili olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de bu film daha büyük bir merakla bekleniyor ve izleniyor. Seyirci daha çok emek veriyor bu nedenle filme. Filmin Venedik’te açılmasının bunda büyük etkisi var. Fakat dünya festivallerindeki izleyici için bilinen bir yönetmen değilim ve henüz kendini tam olarak ispatlamamış bir yönetmenin filmine daha kuşkucu bakıp, filme daha az emek harcamayı seçiyorlar. Yoksa şahsen filmin hiç o kadar karmaşık olduğunu düşünmüyorum.